Türkiye’nin Çatısı: Ağrı Dağı ve Zirve Tırmanışı

Ben tembel bir insanım, yazmaya üşeniyorum. Ay oldu tırmanışı yapalı.

Dersen ki “Ben de tembel bir insanım, okumaya üşeniyorum.” o halde bir video ile çok kısa bir özet geçeyim 2 günlük Ağrı Dağı Zirve Tırmanışımızı.

~

Üç saate 4200 metredeki kampa ulaşırız. Oradan da 5 bilemedin 6 saatte zirveye çıkarız herhalde.

Konuşmanın üzerinden henüz 6 saat geçmemişti ki biz çoktan 4900 metreye ulaşmış buzula girmeden önce biraz dinlenip, sert rüzgar altında güneşin doğuşunu seyrediyorduk.
Bu konuşmanın üzerinden henüz 7 saat geçmişti ki biz zirveye çıkmış, geri dönüş yoluna çoktan girmiştik.
Konuşmanın üzerinden henüz 7 saat geçmişti ki biz zirveye çıkmış, geri dönüş yoluna çoktan girmiştik.

~

Aslında her şey Temmuz ayının ortalarında başlayıp bitecekti. Başta öyle konuşmuş o şekilde planları yapmıştık Hüseyin‘le. Ama işte olmuyor, yapamıyorum. İlla ki bir tur yan çizmem, ertelemem gerekiyor. Neden sonra Ağustos’un başı konusunda hemfikir olduk. Böylece Ramazan Bayramı öncesi tırmanışı yapıp, Trabzon’a da birlikte dönecektik.

Evet böylesi daha güzel olmuş, kulağa da daha hoş gelmişti.

Aslında zamanımız olmasına rağmen kısa sürede tırmanışı yapıp dönmeye niyetimiz vardı. İlk baştaki niyetimiz ilk gün 3200 metreye çıkıp orada kalmak ve ertesi gün direkt zirveye gitmekti. Ağrı’ya yola çıkmadan önceki bir kaç gün doğru düzgün uyuyamamıştım. Gece 11’de Ağrı otobüse bindiğimde de başım çatlıyordu. Son konuşmamızda sabah kahvaltı yapıp yola çıkarız şeklindeki planı ben kendi kafamda yeniden kurguluyor, otobüste baş ağrısıyla Zigana Dağı’na çıkarken “Yarın evde yatarız aşağıya; ne acelemiz var.” diyordum.

Normalde otobüs yolculuklarında neredeyse hiç uyuyamam. Sanırım bir kaç gündür uykusuz kalmanın da etkisiyle yolda bir iki kere ayılmak dışında uyudum sayılır. Sabah 7 gibi Ağrı’ya inip oradan Hamur’a geçtim. Hüseyin’le anlaştık. Yatıp dinlenecektim, artık duruma göre ertesi güne kalabilirdik.

Ama işte olmayınca da olmuyor. Eve geldiğimde uykum var ben uyuycam şeklinde nazlanmama, el bebek gül bebek beni yatırıp üstümü örtmesine rağmen gözüme uyku girmedi. 15 dakika sonra dayanamayıp kalktım, Hüseyin’i de kaldırdım.

Hadi gidelim!

~

Ağrı Dağı – 39° 42′ 13” N; 44° 17′ 56” E!

Zirvesinde 4 mevsim erimeyen kar ve buzdan oluşan takkeye sahip olan 5137 metrelik volkanik bir dağ olan Ağrı Dağı Türkiye’nin en yüksek doruğuna ve bu dorukta yer alan Türkiye’nin en büyük örtü buzuluna sahip. Zirvesinden Türkiye’yi, İran’ı ve Ermenistan’ı görebileceğiniz Ağrı Dağı’nın aslında yaklaşık %70’lik bölümü Iğdır ili içerisinde yer alıyor.

Marco Polo’nun “Çıkılamaz!” dediği dağın ilk tırmanışını 1829 yılında Alman Frederik Von Parat gerçekleştirmiş. İlk Türk (ve aynı zamanda ilk kış tırmanışını ise) günümüzde Türkiye Dağcılık Federasyonu’nun kurucularından olan Bozkurt Ergör gerçekleştirdi. Çıkılamaz denilen dağa 1980’li yıllarda binlerce kişi tırmandıktan sonra dağ, 1990 yılında terör sebebiyle tırmanışa kapatıldı. Aradan geçen 8 yılın ardından ise dağ tırmanış açıldı ve giderek artan şekilde binlerce, onbilerce kişiyi eteklerinde ağırladı.

Günümüzde gerek Türkiye’nin en yüksek noktası olması gerekse de (efsaneye göre) Nuh’un Gemisi’ne ev sahipliği yapıyor olması dolayısıyla sadece dağcıların/doğa severlerin değil yerli yabancı turistlerin de ilgisini çekiyor. Ağrı Dağı, “Dünyanın En Meşhur 50 Dağı” listesinde 48. sırada yer alıyor.

Ağrı Dağı iki yüksek zirveye sahip bir kütle. 5137 metrelik Atatürk Zirvesi, Türkiye’nin en yüksek noktası. Küçük Ağrı Dağı’nın 3896 metrelik İnönü Zirvesi ise Türkiye’nin En Yüksek Zirveleri listesi‘ne 6. sıradan girmiştir.

G0012575

5137 metrelik Ağrı Dağı Zirvesi, yüksekliğiyle dağcılık literatüründe de bir çok yere adını yazdırmış bir dağ.

~

Hadi gidelim! diye ayaklandıktan sonra kahvaltıydı, hazırlıktı derken evden 10:30 gibi çıkabildik. Öğlen 12 civarında, Hüseyin’in Cep Herkül‘ü bizi Ağrı Dağı’nın eteklerine kadar getirmişti.

En son buraya 2005 yılının kış ayında gelmiştim. Görünürde değişen tek şey Doğubeyazıt-İran yolundan Ağrı Dağı’na doğru ayrılan yolun hemen kenarına koyulan ve kabaca tırmanış rotasını gösteren bir tabela.

Topografik harita üzerinde kabataslak olarak rota işaretlenmiş; 1. Kamp, 2. Kamp ve Zirve gösterilmiş. Genel fikir vermesi açısından oldukça faydalı bir çalışma olmuş.

Burası dağ sonuçta.

Biz ise insanoğluyuz.

Yüzlerce binlerce yıldır neredeyse hiç değişmeden olduğu yerde yükselen dağların aksine bizlerin günlük hayatında her şey o kadar hızlı değişiyor ki.

Hep demişimdir.

Değişim ne kadar büyük olursa olsun içinde olunca farketmiyor, farkedemiyoruz. Yaşadığımız yerde meydana gelen çok radikal değişiklikler bile bize gayet normal gelebiliyor, sürecin bir parçası gözüyle bakıyoruz. “Değişim bu!” demiyoruz. Ama uzun süredir gitmediğimiz bir yere gittiğimizde oradaki en küçük değişim gözümüze çok büyük geliyor.

Yaklaşık 8 yıl sonra yeniden geldiğim Ağrı’nın eteklerindeki bu ıssız düzlüklerde de gözüm ister istemez değişim arıyor. Ana yoldan ayrılıp Eli Köyü’ne giden yol boyunca meraklı gözlerle etrafa bakmaya çalışıyorum. 2005 yılının Ocak ayına geri dönmeye çalışıyorum zihnimde. Çantalarımızla birlikte buz gibi soğukta kamyonun kasasındayız; yaklaşık 20 kişi birbirine sokulmuşuz. O zaman ilk kez geldiğim bu yerde yine etrafa meraklı gözlerle bakıyorum. Kocaman düzlüğün ortasında ilk önce tek katlı, kutu gibi kerpiç evler beliriyor. Yer yer bacalardan duman tütüyor, bazı evlerden meraklı gözlerle bizlere bakan kafalar çıkıyor. Ufacık bir kasaba/köy. Ağır ağır, sallana sallana giden kamyon 3-4 dakika sonra geride bırakıyor evleri ve yavaş yavaş yükselmeye başlıyor.

Şimdi yine aynı kasabaya bakıyorum da. Tıpkı o zamanki gibi. Değişen tek şey tütmeyen bacalar ve sıcaktan bunalmış halde yarı çıplak etrafta koşuşturan çocuklar.

O kadar; tüm değişim bundan ibaret.

Geri kalanı aynı.

~

Ve sonra yine Eli Köyü’ne doğru yükselmeye başlıyoruz.

İşte tam şu virajdı kamyonun çıkamadığı, 20 kişi kamyonu ittiğimiz/itmeye çalıştığımız ve geçtiğimiz keskin/dik viraj.

O da değişmemiş.

O zamanlar kamyonun tepesinde toz toprak içinde kalarak yolculuğumuzu yapmıştık.

Hani dedim ya değişen bir şey yok.

Araba içinde de olsak tozumuz toprağımız eksik olmuyor köye çıkana kadar. Anlayacağınız kötü durumdaki yol da kötülüğünden bir şey kaybetmemiş.

Hüseyin’in Cep Herkül’ü sıcak havadan dolayı bizden daha çok terliyor. Ara ara durup hem O’nu hem kendimizi dinlendiriyoruz. Ve sonra yaklaşık 12:40 civarında arabayı bırakacağımız -tastamam 8 yıl önce kamyondan indiğimiz- yere ulaşıyoruz.

~

Arabadan iner inmez eşyalarımızı hazırlayıp 3200 metredeki kamp yerine doğru yola çıkıyoruz.

Evet…

Tam olarak buradan geçmiştik işte. Hemen şuradaki iki kayanın arasından gitmiştik. Şuradaki patikaya bağlanmıştık.

8 yıl önce, Ocak ayında tam buradaydık işte. Geç olduğu için asıl kamp yerine çıkamamış, 3000 metrelerdeki bu düzlüğe kamp kurmuştuk işte.

~

Şimdi ise vaktimiz vardı, asıl kamp yerine gitmek üzere ağır ağır yolumuza devam ettik.

Dağa gelmeden önce hava durumunu kontrol etmiştik. 3 gün boyunca açık hava bizi bekliyordu. Peki ya bu bulutlar da neyin nesi?
Eli Köyü ile 3200 metre kampı arasında buna benzer yaklaşık 2-3 tane küçük oba geçiyoruz. Hayvancılığın yaygın olduğu bu bölgede, Ağrı Dağı’nın eteklerinde pek çok küçük/büyük baş hayvan bakan, burada yaşayan aileler var.
Herhalde Ağrı Dağı tırmanışının en sancılı bölümü Eli Köyü – 3200 metre arasındaki bu yürüyüş yolu. Fena olmayan bir tempoyla 4-5 saat civarında süren bir yol.
3200 metreye son bir adım daha.
12:50’de Eli Köyü’nden başladığımız yürüyüş, 17:30 civarlarında 3200-3300 metrede yer alan ilk kamp yerinde sona eriyor.
Ağrı Dağı sadece yurtiçinde değil yurtdışında da oldukça popüler bir dağ. Sadece dağcılar değil, ucundan kıyısından doğa sporlarıyla uğraşanlar ve hatta geri kalan herkes için oldukça çekici bir yer. Buna bağlı olarak da dağ oldukça kalabalık. Bağımsız gruplar dışında sürekli olarak gelip giden çeşitli turların grupları da mevcut. Bir çok turun da gerek 3200 gerekse de 4200 metrelerde yerleşik çadır kentleri var.

~

Kampa saat 17:30 civarında ulaşıyoruz. Kendimize gürültü patırtıdan uzak bir yer bulup çadırımızı zemini düzeltilmiş kamp yerlerinden birine kuruyoruz.

En baştaki planımız benim Ağrı’ya varmamla birlikte yola çıkmamız ve geceyi 3200 metrede geçirip hemen ertesi gün zirve tırmanışı yapma şeklindeydi.

Sonra uykusuz yola çıkmanın etkisiyle Zigana Dağı eteklerindeki mola yerinde Hüseyin’i arayarak “Gel vazgeç şu hevesten. Oraya geleyim, bir gün yatayım ben. Sonra ertesi gün yola çıkar sonrasında da tırmanışı yaparız.” şeklinde karara vardık; en azından ben kendi iç dünyamda vardım.

Ve sonra, sabah Ağrı’ya indiğimde, yatakta 15 dakika bile duramadığımdan “E hadi yola çıkalım bari!” diyerek çıktığımız yolculuğumuzda, 3200 metreye ulaştığımızda ikimiz de yorulmuştuk. Benim yol yorgunluğunu da katınca –ve keyif yapmak da hakkımız gerçeğini de göz önünde bulundurduğumuzda– son karar olarak ertesi gün burada kalmaya ve kampta yayılıp yatmaya, tırmanışı bir sonraki gün, Pazar günü, yapmaya karar verdik.

En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir di mi? Ehh bizim de artık bir planımız olduğuna göre geriye artık uyumak kalıyordu.

Bir şeyler içtik. Abur cubur atıştırdık ve hadi az dinlenelim/kestirelim diye 19:30 sularında yattık.

Ve sonra bir an gözümüz yavaşça açılır gibi oldu.

Akşam kolumdan çıkardığım saati bulmaya çalıştım el yordamıyla. Çadırın içi çoktan aydınlanmıştı. Uyku mahmurluğuyla saate baktım.

09:30

Evet doğru. Tam 14 saat kesintisiz uyumuşuz. Üstelik -açık ara- şu ana kadar dağda/çadırda yaşadığım en sorunsuz, en keyifli, en rahat uyku oldu. Ne kadar derin de uyusam yine de sabah mutlaka zeminden kaynaklı ağrılar olurdu. Ancak burada kamp yeri, bildiğin kuş tüyü yatak gibiydi; yumuşacık. Ne bir ağrı ne de bir şey. 14 saatlik kuş tüyü yatakta çekilmiş uyku.

Ki bu son da uykumuz oldu zaten…

~

Sonuçta bugün bizim izin günümüz. Tüm gün yattık ve.

Aslında “Ve yedik.” şeklinde devam etmesi gereken bir cümle ama olmayan bir şeyi yiyemezsin ki?

Henüz kamp kalabalıklaşmadan, gürültü patırtı artmadan önceki son keyifli saatleri aynen bu şekilde sereserpe yatarak geçirdik.
Gün içerisinde bir süre kestirdik, gürültüye uyandık. Kalktığımızda dört bir taraftan akın akın insanların geldiğini gördük. 2 farklı grupla birlikte yaklaşık 30-40 kişi kamp alanına gelmişti.

~

Biri çıkıp sorsa “Tırmanış öncesi –hele ki Ağrı Dağı gibi yüksekliğe sahip bir dağda– nelere dikkat etmek lazım, tırmanışa nasıl hazırlanmak lazım?” diye hiç düşünmeden verilecek iki tane basit cevap vardır herhalde: Bol bol ye, bol bol iç.

Evet doğru. Dağdayken rahat etmek istiyorsanız sürekli bir şeyler içmeniz ve yemeniz gerekiyor sürekli. İçme kısmı çoğunlukla sıkıntı olmaz; en kötü su içersiniz. Ama bir şeyler yemek için öncelikle bunların yanınızda olması gerekiyor. Bol bol yemek için bol bol taşımalısınız. Hatta bu konuyla ilgili Burak’ın çok güzel bir deyişi vardır:

Eşek gibi taşırım, kral gibi yaşarım.

Keşke Hüseyin de bunları duymuş olsa?

Son görüştüğümüzde minimalist dağcılık adı altında bir akımın temsilcisiyken günümüzde mikromalist dağcılığa doğru bir yönelim içerisine girmiş.

Ağrı’ya erken saatte ineceğimden ve hemen yola çıkacağımdan –tıpkı önceden olduğu gibi– yemek konusunda topu O’na atmıştım. “Bir şey istiyorsan söyle alayım/getireyim; yoksa sen ayarla.

Evden çıkarken sorduğumda her şeyi almıştı. Yola çıkmadan önce de markete uğrayıp ufak tefek bir iki aburcubur da aldık. Sonra şikayet edeceğimi biliyor olsa gerek defalarca sordu “Bir şey istiyor musun?” diye.

Yemek masasından yeni kalkmış bir insanın canı ne ister ki? Alışverişin aç karna yapılması gerekmez mi bir şeyler alabilmek için?

Marketten bir iki paket bisküvi aldık o kadar. Bir de para üstü yerine bir adet Ülker Hobby verdi bakkal. (Evet doğru hala bir yerlerde para üstü olarak çikolata-sakız veriliyor; ne güzel.)

İlk akşam kampa ulaştığımızda sadece çorba yapıp içmiştik. İkimizin de canı bir şeyler yemek istememişti –ki iyi ki de istememiş-. Ertesi gün öğleden sonra ee bir şeyler yiyelim madem diye poşeti açtığımızda gerçeklerin tam olarak farkına vardık.

Bizim planlar sürekli değişse de planlara bağlı olarak yemek listemizde bir değişiklik olmamıştı. En başında hesaplandığı gibi bir gece yatacak ertesi gün zirveye çıkıp direkt geri dönecektikmişiz. E bu durumda da 1 paket çorba, yarım paket makarna (1 öğünlük) hayli hayli yetecekti tabi. Dün akşam yatmadan çorbayı da içtik? Eee?

Sonuç olarak durum şuydu. Kahvaltılık bir şeylerimiz vardı. Marketten şans eseri aldığımız iki paket bisküvi ve 1 adet Ülker Hobby’miz vardı. Ana yemek olarak da yarım paket çorba ve yarım paket makarnamız vardı. Haa elbette üç lokma kadar da sucuk. Makarnayı kuru kuru mu yiyecekmişiz?

Öğleden sonra yemek yeme niyetiyle bir araya gelip, yemek yemek yerine elimizdekileri matın üzerine serip ne yapacağımıza karar vermeye çalıştık. Makarnayı şimdi yersek tırmanış öncesi yemek için bir şeyimiz kalmayacaktı. Eee nerede o tırmanış öncesi bol bol yiyin hikayeleri?

Sonuç olarak o öğünü çay-1 paket bisküvi ile geçiştirdik. Ana yemeği ise en optimum zaman diliminde  akşam üzeri 5-5 gibi yemeye karar verdik. Yiyip direkt yatacaktık. Böylece hem bugünü kurtaracaktık hem de ertesi günü. Sabahta kahvaltı yaptık mı tamamdı(mı?!).

Sucuklu makarna(cık).

~

Yemek dışındaki bir diğer sorunsal da aklimatize olma durumu idi.

Fena olmayan bir tempo ile 3200 metredeki kampa çıkmıştık. Tüm günde dinlenmiştik/dinlenecektik. Normal şartlarda 4200 metredeki kampı kullansak zaten problem olmayacak. Niyetimiz buradan direkt zirveye gidip dönmek olunca ister istemez insan bi durup “Acaba?” diyor.

Sonuçta 6-7 saat içerisinde 2000 metrelik irtifa kazanıp hemen ardından da 3-4 saat içerisinde yeniden 2000 metre irtifa kaybedecektik. Vücut için gerçekten oldukça yıpratıcı bir süreç. Hem hani nerede o derste anlatılan “İdeal olanı günde 400-500 metreden fazla yükseklik kazanmamak gerekir.” söylemleri.

Geçen hafta Hüseyin başka bir arkadaşıyla buraya kadar gelmişti. Ehh ben de 2 ay kadar önce Macaristan’ın en yüksek zirvesine çıkmıştım; 1014 metreye! Yani buna hazırdık?! Yine de son konuşmamızda üstüne basa basa “Kampta yatmayın da bari yükselip biraz aklimatize olun.” diyen Ersan Hoca‘nın sözünü dinlemeye karar verdik. Bizde çayımızı içip bisküvimizi yedikten sonra (Ne oldu hani yemeği yiyip hemen yatıp enerjimizi koruyorduk?!) 3200 metredeki kamp yerinden aklimatizasyon yürüyüşüne başladık.

Aklimatizasyon yürüyüşümüzü yaklaşık 3350 metre civarlarından sona erdirdik. Nitekim ikimizde aynı fikirdeydik. O kadar çıktıktan sonra daha bir daha ne diye aşağıya ineceğiz ki/ne diye inilir ki? Düşün yani. Çıkmışsın 4000 bilmem kaç metreye, aklimatize oldum dön hadi aşağıya? Üşenir insan.

Aslında bizimkisi aklimatizasyon tırmanışından ziyade rota nereden nasıl gidiyor diye görmekten ibaret oldu.

Aşağıda 3200 metre kamp alanları gözüküyor. Üç farklı ana kamp yeri mevcut. Ortadaki bizim kaldığımız yer.

~

Dağda kafe ancak bu kadar oluyor. 3200 metredeki ana kamp alanında, Doğubeyazıt/Eli manzaralı kafe.

Dönüşte soluğu yukarıdaki kafede alıyoruz. Aklimatizasyon için yukarı doğru çıkarken önünde geçmiş, kenarda istiflenmiş kolaları görmüştük. Cayır cayır yakan güneşin altında geriye dönerken de aklımızda buz gibi kola içeriz düşüncesi vardı. Sonuçta 3300 metreyi geçmiştik, bir ödülü haketmiştik! Masumane bir şekilde tentenin altına girdik ve “Buz gibi bir kola!” diyerek niyetimizi belli ettik. Avucunuzu yalayın siz ben şimdi geliyoruma denk bir cevapla kendimizi oracıkta yere bırakıverdik.

Meğer kolalar öyle buz gibi falan değilmiş. Madem buz gibi kola yok bari fıldır fıldır esen rüzgarla biraz serinleyelim diye bir süre orada oturduk. Bu esnada rehberlerden biriyle, Burhan ile tanışıp biraz sohbet ettik. Buradaki çadırların bir bölümü onların turuna aitmiş. Sohbet koyulaşınca önce çaylar geldi, bol bol içildi. Ve sonra, belli ki Allah’ın sevgili bir kuluymuşuz, yemek daveti geldi. Sabah kesilmesine tanık olduğumuz, akabinde de kavurmasının kokusu tüm kamp alanına yayılırken ağzımızın suyunu akıtan mis kokulu kuzu onların bu akşamki yemeğiymiş.

Bizim kalbimiz temiz, onların da yüreği kocaman olunca akşam yemeğe davet edilmemiz kaçınılmaz olmuştu. Sabah gün içerisinde yemeksizlikten birbirimizin gözlerinin içerine bakarken burnumuza gelen koku ile mest olmuştuk. Ne şekilde o kavrulan kuzuya ulaşabiliriz diye çok iç geçirmiş, arkadan dolaşırsak belki tentenin altından bir but falan götürebilir şeklinde  plan üzerinde biraz çalışmıştık.

Gelen teklifi ağzımızın suyu akarak değerlendirip kabul ettik. Sonuçta ayıptır. Daveti geri çevirmek olur mu hiç?!

Hani bazı şeyler vardır ya. Görmeden dönme! Yapmadan dönme! Yemeden dönme! diye ifade edilir. Tam olarak işte bu sahne bu üçünü de içine alan bir şeyin ön hazırlığı. 3200 metrede kuzu çevirme/kavurma yemeden dönme!

Akşam yemek saati gelince usulca mis gibi kokan yemek çadırınına girdik. 6 kişilik yabancı bir ekibi vardı Burhan’ın. Yarın onlar da 4200 metredeki kampa çıkacaklardı. Ekiptekilerle tanıştıktan ve kısa bir sohbetten sonra beklenen an geldi. Kontrolü kaybetmeden önce çorbamızı içtik ve sonra da mis gibi kuzucuğu yedik!

Et güzeldi, anlatıp da ağzınızı sulandırmayayım. Ama onu güzel kılan asıl şey etin üzerine sos niyetine dökülen sarımsaklı yoğurttu. Meğer burada eti böyle yiyorlarmış. Daha önceden hiç görmemiştim; muazzam bir lezzetmiş. Etin üzerinde ayrı güzel olan sarımsaklı yoğurt etin suyuyla da karışınca ortaya orgazmik bir lezzet çıkıyor. Zaten şeften de torpilliydik, et suyunu bol koymuştu. Et bittikten sonra sarımsaklı yoğurtlu et suyuna banarak yediğim ekmek gibisini yememişimdir herhalde.

Yemeklerimizi yiyip çaylarımızı da içtikten sonra müsade isteyip çadıra döndük. Malum yarın yolumuz uzun ve şu yemek sayesinde her şey çok daha kolay olacaktı. Nitekim yarım paket makarnayla –evet giderdik elbet ama– nasıl giderdik Allah bilir?

Biz çadıra giderken kamptaki kalabalık da eğlenmeye yeni başlıyordu. Aşağıdan gelen ekipler yarın 4200 metredeki kamp yerine çıkıp bir gece de orada kalacaklar. Akşam yatmadan önce bir araya gelip halay çektiler.

~

Bir önceki gece 14 saatlik enfes, kesintisiz bir uyku çekmiştik. Gün içerisinde de genelde yatar haldeydik. Hal böyle olunca “Yarın tırmanış var hadi erken yatalım.” diye çadıra, tulumlara girmiş olsak da  uyuyabilmek mümkün değildi.

Planımız gayet basitti. Gece 3 gibi yola çıkacaktık. Muhtemelen 3 saatte 4200 metreye oradan da 5-6 saatte zirveye çıkacak ve sonra da hızlıca geri dönecektik. Hava genelde öğleden sonra 1-2 gibi bozuyor, sis dağın üzerine çöküyordu. Bu planlamaya göre hava bozmadan dönmek için gayet yeterli zamanımız vardı.

Doğaçlama yapmadan, plan program çerçevesinde ne yaptık ki burada plana bağlı kalacaktık?

Dön sağa, dön sola şeklinde yılan gibi saatlerce çadır içinde kıvrandık. En son artık canımıza tak etti. Gece yarısı ayaklandık. Bir bardak sıcak kahve içip (evet kahvemiz vardı!) bir şeyler atıştırıp yola çıktık. Saat 00:30’da çadırdan çıkmış gece karanlığında 4200 metre kampına çıkan rotayı takip etmeye başlamıştık.

Dün aklimatizasyon için çıktığımız 3350 metre civarındaki yere ulaştığımızda saat 1’e geliyordu. Yukarı doğru baktığımızda 4200 metredeki kamp alanının yeri kafa lambalarının ışıklarıyla seçiliyordu. Burhan’la da dün konuştuğumuzda genelde turların gece saat 1’de 4200 metreden hareket ettiğini söylemişti. Kafa lambaları da bunun habercisiydi.

~

Gece tırmanış yapmak her açıdan daha keyifli/rahat geliyor bana. Öncelikle hava çok güzel oluyor. Güneşin rahatsız etkisinden kurtuluyorsunuz. Ne çok sıcak ne çok soğuk. Soğuk olsa bile zaten terleme sonucunda ısınan vücut dengeleniyor, yürürken rahat ediyorsunuz (durursanız tabi sonuçları hoş olmuyor). Ayrıca yürüyeceğiniz mesafeyi görmediğiniz için yol bitmez tükenmez görünmüyor. Dönüşte bunun etkisini daha iyi anlıyorsunuz. Karanlıkta geçtiğiniz yerleri gündüz gözüyle dönerken gördüğünüzde “Buraları nasıl çıkmışız, nasıl üşenmemişiz?” diyorsunuz.

~

Biz de gecenin karanlığında ne yaptığımızı tam anlamadan tırmandık. 3 saat olarak planladığımız mesafeyi 2 saat 15 dakikada hiç bir yorgunluk belirtisi hissetmeden almıştık. 4200 metre kamp alanında kısa bir mola verip bir şeyler içip çok durmadan karanlıkta bu sefer son adım için yola çıktık. Gün ağırmaya yakın, 4600 metre civarlarında, gece 1’de 4200 metreden yola çıkan ekibi yakalamıştık.

~

Selamlaşıp, ayaküstü biraz laflama fırsatı bulduk. Defalarca farklı dağlarda gerek bağımsız gerekse de ticari turlara bağlı farklı gruplar görmüşümdür. Ama bu kadar alakasız bir grup gördüğümü bilmem.

Dizleri kesik (hani şu moda olanlardan) kot pantolonlu/spor ayakkabılı sporcular, üşüyen ayakları ısınsın diye eldiveni ayağına geçirip üzerine ayakkabı giymeye çalışan sporcular… Ve hatta “Siz nereden geliyorsunuz?” sorusuna “Ya biz aslında Doğu Anadolu turuna gelmiştik. Baktık böyle bir şey var e hadi gidelim diye geldik.” şeklinde hikayesi olan sporculardan oluşan bir ekip. Evet. Teyzelerim gezerken bakalım şu dağın zirvesinde ne var diye gelmişler, 4600 metre civarında oturmuş üşüyen ayaklarını ısıtıyordu. Ve, yaklaşık 5 saat sonra zirveye de ulaşacaktı.

Güzel bir şey mi kötü bir şey mi karar verebilmiş değilim. Mutlaka ki insanların buralara gelmesi, gelebilmesi, azmetmesi çok güzel. Pek ya işler yolunda gitmese? Sonuçta dağ burası. Kaza ihtimali düşük(müş gibi görünse de) olsa da ne olduğunu anlamadan bir fırtınanın ortasında kalabilmek, yön duygunu tamamen ortadan kaldırabilecek sisin içerisinde kalabilmek çok olası. O yüzden çok dikkatli olmak gerekiyor.

~

Çılgın sporcuların oluşturduğu ekibi geride bırakıp yolumuza devam ediyoruz. Gün yüzünü göstermeye başladığı sıralarda 4800 sırtına ulaşıyoruz. Sırta çıkmamızla beraber dingin hava da yerini rüzgara ve buz gibi bir soğuğa bırakıyor.

4800 metre civarlarında, gün ağırmaya yakın hava buz gibi. Kayaların üzeri donmuş.
Meşhur Ağrı Dağı silüeti. Arkadan vuran güneş Ağrı Dağı’nın gölgesini Doğubeyazıt ovasına düşürüyor. Enfes bir manzara eşliğinde tırmanışımıza devam ediyoruz.
Sabah saat 6 civarı. Hava iyiden iyiye aydınlandı. Biz de neredeyse 4900 metreye, buzulun girişine vardık. Bu arada kafamda çalan davul sesleri de yavaş kayboldu. Sonuçta yüksek irtifaya çıkıyoruz. Direkt 3200 metreden de yola çıktığımızdan vücuda daha çok dikkat etmek lazım. Herhangi bir baş ağrısı, nefes darlığı hissetmesem de 4000 metreden sonra sanki bir yerlerde dum dum dum diye davullar çalıyordu. Ne zamanki 5000 metre sınırına yaklaştık sesler de azalarak kayboldu.
Tırmanışa başladığımızdan beri ilk ciddi/uzun molamızı 4900 metre civarında, buzulun başlangıcında verdik. Güneşin doğuşunu, Ağrı’nın Doğubeyazıt Ovası’ndaki silüetini seyredip soğuk bir şeyler içtik (hava çok sıcak ya!), bir şeyler atıştırdık. Sonrasında kramponları giyip yola devam ettik.
Buzula çıktığımızda hava soğuk, hafif rüzgarlıydı. 5000 metredeki platovari düzlüğe ulaştığımızda ise hava iyice dengesizleşmişti. Güneş çıktı; biraz ısınırız herhalde derken gelip giden yoğun sis ve beraberinde esen sert rüzgarlar iyiden iyiye bizi hırpalamaya başlamıştı. Tırmanış değil de yüzün sağ tarafını haşlayan rüzgar daha çok yoruyordu.
Sanki hava bizi bekliyordu. Zirveye bağlanan son sırta çıktığımızda rüzgar şiddetini iyice arttırmıştı. Rüzgar dolayısıyla hava da çok hızlı değişiyordu. Zirve açılıyor, ohh be rahat ettik derken pat diye yine gözgözü görmüyordu.
Zirveye son 10 metre!
Gece 00:30’da 3200 metredeki çadırımızdan yola çıktıktan 7 saat sonra, 4 Ağustos 2013 Pazar günü saat 07:30’da 5137 metrelik Ağrı Dağı’nın zirvesine ulaşmıştık.
2005 yılındaki kış tırmanışını da tipi altında gerçekleştirmiş, zirvede birbirimiz dışında bir şey görememiştik. Zirve sırtındaki havaya bakınca yine bir şey göremeden döneceğiz herhalde diye düşünürken şans yüzümüze güldü. Deli gibi esen rüzgar dinmese de masmavi bir gökyüzü bizi karşıladı zirvede.
En son 4600 metre civarlarında gördüğümüz ekip de biz zirvedeyken buzula yeni girmiş, 5000 metre platosuna ulaşmak üzereydi.
Arkada, Türkiye’nin 6. en yüksek zirvesi olan 3896 metrelik Küçük Ağrı Dağı Zirvesi görünüyor.
Gelen ekibin önündeki son engel, yaklaşık 150 metrelik zirve sırtı.
Masmavi gökyüzüne, gökyüzünde parlayan güneşe rağmen zirvede deli gibi esen bir rüzgar ve beraberin getirdiği (cebimden çıkardığım telefonun şarjını 3-4 saniye içinde kullanılmaz hale getiren) soğuk vardı. Bir kaç fotoğraf, biraz video çektikten sonra hızlı bir şekilde dönüşe geçtik.
Geri dönüş için önümüzde uzun bir yol vardı. Önce 4200 metre kampına, oradan da 3200 metredeki ana kamp yerine inecektik.
Güneşle birlikte hava da ısınmaya başladı. Sabah geçerken donmuş kayaların buzların çözülmeye başlamıştı.
Dönüşle birlikte artık vücut da durup dinlenmek istiyordu. Belli ki 14 saatlik uykunun etkisi artık geçmiş vaziyetteydi.
Sol tarafta 4200 metredeki kamp yeri görünüyor. Biz ise sağ altta nokta şeklinde görünen çadırlarla kaplı 3200 metredeki kamp yerine inecektik.
İnmek önemli değil. Önemli olan “Kim inecek o kadar yolu?” idi.
Herhalde Türkiye’deki en iyi manzaraya sahip kamp yerlerinden birisi Ağrı Dağı’nın 4200 metredeki kamp yeri. Kartal yuvası misali bir tepenin üzerine kurulmuş. Karşınızda enfes bir manzara.
Aşağıda çok iyi seçilemeyen bazı noktalar, 3200 metreden 4200 metreye çıkan insanları temsil ediyor. Dağda inanılmaz bir sirkülasyon var. Zirve tırmanışı öncesi 4200 metre kampına konaklamak için çıkanlar, aklimatizasyon tırmanışı için çıkanlar, etrafta gezenler… Dönüş yolunda, yukarıya doğru giden irili ufaklı gruplara bölünmüş 100 civarında insan gördük.

~

Yaptığımız iş çok doğru bir iş değildi kabul etmek gerekir. Vay efendim “Çok zordu, biz çok süperdik, herkesin harcı değil.” diyecek değilim. Pekala yapılabilir.

3200 metredeki kamp yerinden ayrılmamızın üzerinden yaklaşık 12 saat geçmişti ve biz başladığımız noktaya geri dönmüştük. 7 saat içerisinde yaklaşık 2000 metre irtifa kazanıp zirveye çıkmış, sonrasında da hiç durmadan 5 saat içerisinde 2000 metre irtifa kaybedip kampa geri dönmüştük.

Bedenen gerçekten yıpratıcı olmuştu. Hareket halindeyken anlamıyordu insan. Ama ne zamanki geriye dönüp çadıra gidip şöyle bir uzanalım dedik. Ne zamanki uzandıktan yarım saat sonra kalkmaya çalıştık. İşte o zaman vücuda etkilerinin ne derece olduğunu anlayabildik.

Diyebileceğimi dedim: Yapılamaz değil, yapılmamalı veya yapması tercih edilmemeli.

Kamp yerleri, Eli Köyü ve Doğubeyazıt aynı karede. Aynı gün zirveden Eli Köyü’ne kadar döndük. İşte bu manzara, aynı gün Eli Köyü’ne dönecek olabileceğimiz düşüncesi, yıpratıcı oldu!

~

Tırmanış belki zorladı ama asıl yıpratan doğaçlama yaptığımız son hamlemiz oldu.

Niyetimiz –ve yine aslında olması gereken de– tırmanış dönüşü bir gece daha 3200 metrede kalıp dinlenmekti. Hani sözlü olarak ifade etmesek de öyle yaparız diyorduk. Ama sonra işler yine değişti.

Kampa dönerken bir inelim de duruma göre olmadı Ağrı’ya da döneriz diyorduk.

Kampa indik. Çadırlara girdik. Bir şeyler içtik; malum yiyecek bir şey yok. Yukarı giden ekipler dolasıyla ana kamp da iyiden iyiye boşalmıştı. Turların yerleşik çadırları ve bekçiler hariç kimse kalmamıştı. O esnada bi çadırda yemek yapıyorlardı: Menemen. Geldiğimizi görünce bizi de davet ettiler. Bir şeyler atıştırdık bu vesileyle ve biraz dinlendik.

Şöyle bir uzanayım gelirim diye yattıktan yarım saat kadar sonra yemek için Hüseyin seslendi. Ve o an anladım ki hiç de iyi halim yokmuş. Her tarafım neredeyse tutulmuştu. Yarı topal vaziyette yemek çadırına gittim. Bir şeyler atıştırıp döndük.

Gidelim mi? Kalalım mı?

Şahsen kendimde hiç çadırı toplayalım, çantaları sırtlanalım ve o bitmeyecekmiş gibi yolu geri inelim hevesi yoktu.

Yatalım dedim; yattık.

Herhalde yarım saat olmadı. E hadi kalk gidelim diye yine Hüseyin’i kaldırdım.

Zira ortada çok basit bir gerçek vardı: “Burada kalıp eziyete çekmeye gerek yoktu.”

Yarın sabah her şey çok daha güzel olmayacaktı. Toz toprak içinde kıvranacağımıza ineriz aşağıya da güzel bir duş alıp, rahat rahat yatarız dedik.

Hızlıca ayaklanıp çantaları, çadırı toplayıp yola koyulduk. 15:30 gibi çıktığımız yol yaklaşık üç, üç buçuk saat sürdü ve arabanın yanında sonlandı. Tüm tırmanıştan daha yorucusu/eziyet veren tarafı işte bu son dönüş yolu oldu.

Ama bitmişti.

~

Eşyalarımızı arabaya atıp yola çıktık. İlk bulduğumuz markete dalıp bol bol ayran ve soda alıp hararet giderdik.

Saat 20:15’de eve varmış, çantaları boşaltıyorduk. Ve o anda farkettik ki tırmanışta yine yemek arttırmıştık?! 1 paket çorba, yarım paket makarna ile gittiğimiz, nasıl yetecek/yetmez ki bu dediğimiz, dağda iki gece geçirip zirve tırmanışı yapıp döndüğümüz faaliyet sonucu yarım paket çorba arttırmışız? Hüseyin gereken notunu aldı, bir sonraki faaliyetin yemek listesini ona göre güncelleyeceğiniz söyledi: Nanomalist Dağcılık!

Akşam 20:30’da duşumuzu almak üzere banyolara doğru gidiyorduk.

Saat 20:50’yi gösterdiğinde ise buz gibi kavunları dolaptan çıkarmış, bir taraftan yerden bir taraftan da bilgisayarda “Biz bugün ne halt ettik lan?” diyerek fotoğraf/videolara bakıyorduk.

~

Ağrı Dağı’nın zirvesinden, Türkiye’nin çatısından herkese çok selamlar…

Murat Eray KORKMAZ

Yer içer, gezer tozar, okur yazar. Biriktirir. #kitapmeraki #saatmeraki #kalemmeraki.

8 Replies to “Türkiye’nin Çatısı: Ağrı Dağı ve Zirve Tırmanışı

  1. merhaba ben ağrılıyım bu turlara katılmak istiyorum ne yapabilirim acaba??beni bilgilendirirseniz sewinirim

    1. Berna merhabalar,

      Tur konusunda size yardımcı olabilecek bir çok tur firması ve/veya rehber bulunmaktadır. İnternetten araştırmayla çok farklı alternatif planlar sunan firma/kişi bulabilmek mümkün. Bir göz atın onlara, dilerseniz ben de tavsiye edebielceğim bir kaç kişiye yönlendirebilirim sizi.

  2. Nende kızımla beraber Ağustos 2014 de planlıyorum. Önerilecek rahat bir tur şirketi arıyorum. Lütfen önerilerini bekliyorum

  3. Selam murat bey bir kac tur sirketini okudum ama turlarda en az 5 kisi olursa gidilir diyor olmama gibi bir sey söz konusumu yoksa sizin tavsiye edeceginiz bir tur sirketi varmi ?

    1. Merhabalar,

      Genelde turlar 5 kişiyi rahatlıkla bir araya getiriyorlar ve hatta tırmanış ekipleri 10-12 kişi civarında oluyor. Yaz sezonunda 5 kişi toparlananamama gibi bir durum yaşayacağınıza çok da ihtimal vermiyorum. Daha önceden herhangi bir tur firmasıyla gitmediğimden dolayı direkt önerebileceğim bir tur maalesef yok. Biraz araştırma yapıp, yorumlara bakıp size fiyat/performans olarak en uygun gelen turu seçebilirsiniz. Dediğim gibi turun sayı azlığından dolayı iptal edilmesi zor gibi bence.

  4. Merhaba, bir yarışmaya katılacağım, kitap kapağı tasarımında resimlerinizden yararlanmak istiyorum. Sizin için bir sorun teşkil ediyor ise farklı bir tasarıma geçeceğim.

  5. Hocam Merhaba, şu zamana kadar dağa tırmanmak gibi bir tecrübem olmadığı için sormak istiyorum: Sizce, dağ tecrübesi olmayan kimselere göre Ağrı gibi bir dağa yazın tırmanmak, sağlık açısından ne gibi sorunlara sebep yol açabilir?
    Malûm, irtifadan ve değişen havadan dolayı insan bünyesi bu duruma hemen tepki gösteriyor. Artı, 7 yaşımdan bu yana Migren belası ile yaşamaktayım ve 70 metrelik Galata kulesine akşam vakti çıktıktan sonra rüzgarın etkisiyle başımın ağrıdığını bilirim.
    Yani beni endişelendiren; olası sağlık sorunlarıdır. Bunu aşmak için aklimatizasyon da öneriyorlar.

    Bir sorum daha olacak: Dağcılık faaliyetlerini tur yoluyla değil de, sizin gibi arkadaş ortamıyla, bağımsız/münferit bir şekilde gerçekleştirmek için; bu sporu profesyonel anlamda mı yapmak gerekiyor?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir